İslam Medeniyeti’nin Alâmeti Başörtüsü (Sayı 22)

24 dakika ortalama okuma süresi
0
0

Müslüman kadının başörtüsü, bir farzın pratiği olmaktan çok daha öte bir misyona sahiptir. Rabbimiz Teâlâ bu önemli görevi kadınlar üzerine farz kıldığı günden bugüne bu misyon devam edegelmektedir. Tabi bu durumun en az Müslümanlar kadar -hatta onlardan daha fazla- farkına varan İslam düşmanları, çeşit çeşit oyunlarla sürekli başörtüsüne saldırmakta ve bu noktadan Müslümanları zayıflatmaya çalışmaktadırlar.

Asr-ı saadette Benî Kaynuka Yahudileri’nin başörtüsüne başlattığı saldırıyı, çağın Yahudi ahlâkına sahip zihniyetleri devam ettirmektedir. Ancak işin acı tarafı, kimi kardeşlerimiz bunun farkına bile varmamakta ve dolayısıyla hiçbir tepki ortaya koymamakta, kimi kardeşimiz ise bizzat kendisi başındaki örtüyü çıkararak düşmana iş bırakmamaktadır. Başörtüsü gerek bir farzın pratiği, gerekse de Müslüman toplumu diğer toplumlardan ayıran ve bir alâmet-i farika (fark alameti) olma yönüyle özel ve önemli bir ibadettir. İslam toplumunu diğer toplumlardan ayıran somut göstergeler, işaretler vardır. İşte Müslüman kadının başörtüsü bu somut göstergelerin başında gelir. Kılık kıyafet, bir toplum hakkında önemli fikirler verir toplum mühendislerine. Toplumun yarısını teşkil eden kadınların giyim tarzları ise, o toplumun inancı ve inancının neticesinde kurduğu medeniyeti deşifre eder. İslam medeniyetinin esasları, insanı en iyi tanıyan Allah Azze ve Celle tarafından belirlenmiş ve bu esaslarda fıtrat göz ardı edilmemiştir. Kadının fıtratına en uygun giyim tarzı olarak tesettürü uygun gören İslam medeniyeti, bu hüküm ile hem kadını hem de tüm toplumu muhafaza etmektedir. Başörtüsünün hikmeti; insanı, kadını veya erkeği biraz olsun tanıyan bir insan için kolayca anlaşılır. Bu önemli farz, özelde Müslüman kadına, genelde tüm topluma bir kimlik kazandırır ve âdeta bir mühür vurur toplumun üzerine; ‘BU TOPLUM İSLAM TOPLUMUDUR’ diye.

İslam medeniyetini ve o medeniyetin esaslarını eğitimden, yönetimden, sosyal hayattan çıkaranlar, o medeniyetin kimliğini ele veren ‘başörtüsü’ gibi mühürleri de kazımaya çalışarak emareleri dahi yok etmeye kalkışmışlardır.

Dünden bugüne İslam düşmanları, başörtüsünün önemini ve misyonunu anlamıştır. Ancak ümmet için bunu söylemek mümkün değildir. Bu çağa gelinceye kadar başörtüsüne sahip çıkan bu ümmet, son yüz yıldır maalesef sahip çıkamamıştır. Müslüman kadınlar bu çağda, amelî anlamda en büyük zafiyeti başörtüsünde göstermişlerdir.

Tesettürde bozulma, Osmanlının son dönemlerinde Avrupa rüzgârının etkisiyle başlamış, Cumhuriyet döneminde ‘kılık kıyafet kanunu’ ile daha geniş çaplı bir şekilde devlet eliyle devam etmiştir. O dönemden sonra başörtüsü Türkiye’nin gündemine, bazen yasağın hatırlatılmasıyla, bazen de yasağı kaldırmayı vaat eden siyasilerin söylemleriyle gelmiştir. Başörtüsünün yakın tarihimizde gündem olduğu dönem ise, 28 Şubat dönemidir. 28 Şubat’tan önce üniversitelerde, davetçi genç Müslümanların çabalarıyla ve Allah’ın rahmetiyle yaygınlaşmaya başlayan başörtüsü, 28 Şubat darbesiyle çok problemli bir sürece girmiştir. Bir taraftan laik devletin baskıları, diğer taraftan verilen tavizkâr fetvalar, tesettürdeki bilinçlenme sürecini baltalamıştır. Üniversitelerde gerek İslamî tebliğ, gerekse de İslam’ı yaşama ameliyeleri neredeyse durma noktasına gelmiştir. Sistemin baskılarına, toplumun baskılarına, hatta ilk defa uygulanan psikolojik bir baskı yöntemi olan ‘ikna odaları’ na dahi bir şekilde direnen tesettürlü kızlarımız, verilen fetvalara direnememişler ve pes ederek geri adım atma yolunu tercih etmişlerdir.

‘Başörtüsü furuattır (teferruattır)’1 sözü söylendiği gün, tesettürün önemi ve misyonu bazı çevrelerde âdeta bitirilmiş oldu. İslam’da, amelî mevzular söz konusu olduğunda, farz olan bir amel ile sünnet olan bir amel karşılaştırılıp, sünnet olan amel için, ‘teferruattır’ denilebilir. Oysa başörtüsü farz bir ameldir ve farz asıldır, teferruat değildir. Dolayısıyla başörtüsü asla teferruat olamaz. Aksi taktirde böyle yanlış bir yaklaşımın neticesinde; namaz, oruç, zekât gibi tüm farz ibadetler de teferruat sayılır.

Bu tür yaklaşımların, ilmî açıdan değerlendirmesi böyle olsa da, sosyolojik ve psikolojik açıdan ne tür tahribatlara sebep olduğu hususunu, bilahare değerlendirmek gerekmektedir.

Başörtüsü ile ilgili ortaya konulan bu yaklaşımın akabinde, binlerce genç kız başını açmıştır. Bunun sonucunda ise, sadece başörtüler açılarak büyük bir vebale sebep olunmamıştır. Müslümanlarda farz bir amele bakış, hatta farz kavramına bakış bozulmuş, marazlı hale gelmiştir. Farz bir amele teferruat denildiği an, ‘yapılmayabilir’ denilmiş olmanın yanı sıra, ‘böyle bir amel için mücadele edilmeyebilir’ de denilmiş olmaktadır. Çünkü bu fetvalarla, mücadele etmenin gereği ortadan kalkmaktadır. Oysa bir Müslümanda mücadele ruhunun en yüksek seviyede olması şarttır. Çünkü insanoğlu dünyaya mücadele etsin diye gönderilmiştir. Rabbimiz Teâlâ ‘Ey insan sen Rabbine kavuşuncaya kadar mücadele edeceksin’2 buyurarak bir realiteyi bize bildirmektedir. Gerek İslam düşmanlarıyla, gerek nefsinle, gerekse de şeytanınla daim bir mücadele içerisinde olacaksın. Mücadele etmek ise taviz vererek yapılacak bir şey değildir. Tavizle mücadele birbirinin zıddıdır. Kim ne derse desin, kim tavizine ne kılıf bulursa bulsun, bir yerde taviz varsa orada mücadele yoktur, düşmana teslimiyet vardır.

Bununla birlikte, bu davanın büyükleri bu ümmete sadece asıl (farz) olan mevzularda değil, teferruat hususunda bile mücadele etme gereğini öğretmeye çalışmışlardır. Üstad Bediüzzaman: ‘İslam’ın en küçük hakikatine bin canım olsa fedadır’ buyurarak, yine, kendisinden sünnet bir amel olan sarığının çıkarılması istendiğinde: ‘Bu sarık bu başla çıkar’ buyurarak, hep mücadele ruhunu ortaya koymuştur. İşte bu insanlar, bu mücadeleci ve tavizsiz tavırlarıyla büyük insanlar olarak tarihe geçmişlerdir. Taviz veren insanlar ise, büyüseler de büyük sayılmayacaktır.

Bazı sözler vardır ki, ne yaparsak yapalım o sözleri tevil etmemiz imkân dâhilinde olamamaktadır. ‘Başörtüsü teferruattır’ sözü, maalesef böyle bir sözdür.

Sonuç olarak kızlarımız başlarını açtılar. Önceleri ‘hizmet namına’ diyerek başlarını ağlayarak açanlar- -bir gün değil beş gün değil, hangi zamana kadar ağlayacaklar – daha sonra ağlamayı da bıraktılar, pardesülerini da çıkardılar, hatta bazıları makyaj da yapmaya başladı. Diplomayı alana kadar açacağız’ diyenlerin çoğu ise, devlet memuru oldular ve şimdilerde ‘emekliye ayrılana kadar’ demektedirler.

Üstüne üstlük bir de bu kardeşlerimizden bazıları, başörtüsünü açmayanlara cephe açtılar, onları suçladılar. Kendilerini ehli hizmet, fedakâr; başlarını açmayarak mücadele edenleri ise, bencil, hizmeti düşünmeyen insanlar olarak tanımladılar. Dedim ya bu fetvaların sonucu çok ağır oldu. Kesinlikle sonuç, sadece baştaki örtülerin açılması olmadı. Çok daha geniş çaplı bir zarar görüldü. Kavramlar ters yüz edildi. İslam’a hizmet edenle etmeyenin, fedakâr olanla olmayanın, cesur olanla olmayanın kim olduğu birbirine karıştı. Başını açan fedakâr, başını açmayıp mücadele edenler kendini düşünen sayıldı ve öyle suçlandı. Başını açan cesur, başını açmayan korkak olarak addedildi. Başını açan hizmet ehli, başını açmayıp mücadele eden hizmeti baltalayan hatta zarar veren oldu. Başını açan sabırlı, başını açmayan sabırsızlıkla itham edildi. Başını açan sevap kazanan, başını örten günahkâr… Herhalde tarihte hiçbir dönemde kavramların içi bu kadar boşaltılmadı, kavramlar hem de tam tersi manaya gelecek şekilde ters yüz edilmedi. Verilen tavizler geçmişte hiç bu kadar – insanın asâbını bozacak şekilde- süslü gösterilmedi.

Bir problem de şudur ki, tüm bu süreç boyunca hep yanlış sorular soruldu. Bu yanlış soruların başında ise: ‘Buraları başkalarına mı bırakacağız?’ sorusu gelmektedir. Verilen tavizlere İslamî anlamda, yani Kur’an-Sünnet’ten delil getirerek cevap verilemeyince, cevap yerine sözde mantıkî sorularla gerekçeler ileri sürülmeye çalışıldı. Oysa sorulması gereken temel soru şu idi: ‘Allah bizden ne istiyor?’ Herhalde bu önemli sorunun cevabını biz veremeyiz. Çünkü bizi yaratan Allah Azze ve Celle, yarattığı kulundan ne beklediğini, o kulundan hangi durumda nasıl bir tavır göstermesini istediğini, bizden daha iyi bilecektir. Bize düşen bu soruya cevap vermek olmadığı gibi, soruya soruyla cevap vermek hiç değildir.

Allah Azze ve Celle “Mümin kadınlara söyle… Başörtülerini yakalarının üstünü (kapatacak şekilde) örtsünler…”3 buyurur. Ayet açıktır. Niyet her ne olursa olsun; eğitim için, para kazanmak için, kariyer elde etmek için veya belli mevki ve makamları başkalarına bırakmamak için, bu emirden taviz verilebileceğine dair ne Kur’an da ne de Sünnet’te bir delil mevcut değildir. Dolayısıyla Allah, bizden taviz vermemizi istememektedir. Allah Azze ve Celle, meşrû olan dininin meşrû yollarla hâkim kılınmasını istemekte, gayrı meşrû yollarla hâkim olmasını ise istememektedir. Allah Azze ve Celle Kur’an-ı Kerim’de, Peygamberlerini anlattığı yüzlerce ayeti boşuna indirmedi. Onların tavizsiz duruşunu örnek göstererek, hak olan davamızı hak yolla hâkim kılmamızı istemektedir.

Bilelim ki; Allah’a hizmet Allah’ın farzını çiğneyerek olmaz, olamaz. Böyle bir iddia akla- mantığa da terstir, İslam’a zaten uymaz… Allah Azze ve Celle sormaz mı kuluna; ‘bana rağmen bana hizmet öyle mi? Benim emrimi çiğneme pahasına bana hizmet öyle mi? Kıymetli kardeşlerim, bunun adına başka ne derseniz deyin, ama ‘Allah’a hizmet’ demeyin! Allah rızası için bunun adına ‘Allah’a hizmet’ demeyin.

Bu şekilde, nassa rağmen, akıl yürütmelerle verilen tavizlerin neticesinde en büyük zararı İslamcı gençlik gördü. Müslüman gençlerde muhalefet ruhu öldürüldü. Bugün gerek üniversitelerde gerekse de sosyal hayatta en pasif, renksiz ve sistemle barışık kitle Müslüman kitledir.

Taviz her zaman ruhu, hareketi, muhalif dik duruşu öldürür ve nesli zayıflatır. 21. Yüzyılın ilk çeyreği maalesef İslamcı gençliğin muhalif ruhunun öldürüldüğü bir dönem olmuştur. Zayıf bir nesil yetişmiştir. Böyle bir gençliğin, bu haliyle ümmeti ihya etmesi, yapılan zulümleri önlemesi, hele hele Allah’ın dinini hâkim kılması mümkün değildir. Şayet bu dinin Peygamberi taviz verseydi, sahabe nesli gibi bir nesil, Ebubekirler, Ömerler çıkmazdı. Bu ümmetin öncü şahsiyetleri taviz verseydi, bu ümmetten ne İmam-ı Âzam gibi biri çıkardı, ne Seyyid Kutup, ne Bediüzzaman, ne Ahmet Yasin ne de diğer büyüklerimiz… Dinden taviz vermeyen insanlar, dini, davayı ve nesli korudular. Evet, biliyorum başörtülerinden taviz vermeyen kızlarımız çok acı çektiler, çok gözyaşı döktüler ve büyük haksızlıklara uğradılar. Ancak onlar ve onlar gibi temel İslamî meselelerde taviz vermeyen kardeşlerimizin eliyle, bu davanın ve ümmetin muzaffer olacağını da biliyoruz. Allah Azze ve Celle, başörtüsü mücadelesi veren ve bu mücadele uğruna, eğitimini, işini, kariyerini ve hayallerini feda eden tüm kardeşlerimizden razı olsun. Ve Rabbim, hepimizin ayaklarını ve kalbini dini üzere sabit kılsın. Sisteme teslim olanlardan değil Allah’a teslim olanlardan eylesin.

1- F.Gülen röportajı-Zaman Gazetesi

2-İnşikak s.6

3- Nur S.31

Daha Fazla
Yazardan Daha Fazla: Rümeysa Sarısaçlı
Kategoriden Daha Fazla: Çözüldü Zannedilen Ama Çözülmeyen Sorun Başörtüsü! (Sayı 22)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Göz atmak ister misiniz?

Cemaatleri Bitirme Projesine Dair… | Sayı 88

100 yılı aşkın süredir bu topraklarda dindarlara baskılar yapılıyor. Bunun aksini kimse id…